BAŞKA TÜRLÜ CESURDUR BU COĞRAFYANIN KADINI-3

HİKAYESİ KAYBOLAN KADINLAR-ERZURUMLU KARA FATMA

 

ERZURUMLU KARA FATMA anlatıyor “ BURSA 20 Haziran 1920’de Yunanlılarca işgal edilmişti. Düşmandan temizlenmesi Afyon Zaferi’nden on gün sonra 10 Eylül 1922’dedir. Kara Fatma müfrezesiyle BURSA’NIN KURTULUŞU savaşına da katılmıştır. Afyon ilçelerinden “Burhaniye Köyü’ne geldiğim zaman artık tamamen Yunan elinden kurtulmuştum; fakat şimdi harp etmek, düşmanı sürmek için bende daha yaman bir ateş uyanmıştı. Bana ve vatandaşlarıma yaptıkları zulüm, eza ve cefadan dolayı Yunanlılara mülevves ayaklarıyla topraklarımızı çiğneyen bu düşmanlarımıza teskin olunmaz bir kin ve nefret duymuştum. Müfrezemi tekrar teşekkül ettim ve BURSA CEPHESİNDE harbe girdi. Yunanlılar burada mukavemet ettiler fakat Türk’ün süngüsü yaman şeydir, O’na kimse mukavemet edemez. Vazifemizde muvaffak oluyorduk. Yunanlılar bizim ordunun hücumuna fazla dayanamadılar. Bozgun başladı; birkaç gün içinde Yunan’ı denize sürdük. Artık vazifem bitmişti. Yorgun vücudumu dinlendirmek için izin verdiler, işte bende bugün memleketimi geziyorum. Vilayeti Şarkiye ye gittim. Karadeniz sahillerini gördüm bir iki gün evvel de güzel İstanbul’umuzu görmek için buraya geldim” diyordu Kara Fatma bunları Tanin Gazetesi muhabirine anlatmıştır ve bu konuşma Tanin Gazetesi’nin 5 Temmuz 1923’de yayınlanmıştır.

Kara Fatma İstanbuldan sonra gittiği Konya da 9 ve 21.  Temmuz 1923 te yayımlanan Babalık Gazetesine verdiği röportajında “ Kadın her sahada erkek gibi mi çalışmalıdır” sorusuna şöyle cevap vermiştir. “Bundan sonra erkek, kadın hep beraber çalışacağız. Kadın peçesiz ve yüzü açık gezmekle iffetini kaybetmez. Zaten memleket bizden o kadar çok hizmet istiyor ki. Bunlar arasında peçe ve çarşafı düşünecek halde değiliz, İstanbullu hemşerilerimize silah kapıp cepheye gidin denilemez; fakat onlara düşen iş, silah kullanmaktan daha büyüktür. Şimdiden sonra Anadolu’ya gitmeli ve Anadolu kadınının gözünü açmalı. Anadolu halkı hele kadınları, İstanbullu hanımları seve seve karşılayacak, onların söylediklerini harfiyen yapacaktır. Kadın neden erkek kadar çalışmasın! Bugün Anadolu’da bir ailede iki erkek varsa yanı başında 10 tane de kadın vardır; bunun için kadın erkek hep beraber çalışacaktır. Bunun kimseye bir zararı yok, belki faydası çoktur. Çocuklarımız mutlaka okumalıdır. Ben çok iyi biliyorum ki bugün Anadolu’da erkek ve kız bütün çocuklar okuyacak olurlarsa Anadolu’nun hali değişecek, Türk’ün yüzü gülecek, işi düzelecek, bütün batıl düşünceler kalkacak, Türkler yaşamaya başlayacaktır. İşte bu maksatla yanımda büyüttüğüm küçük kızı okutmak için şimdiden çalışıyorum.” diyor. Bu mülakatından on üç yaşındaki küçük kızın da kendisi gibi harbe katıldığını, Kocaeli’mdeki bir çarpışma sırasında bir şarapnel parçasının eline isabet edince iki parmağını kaybettiğini öğreniyoruz.(manevi kızıdır, kendisinin çocuğu yoktur).  

Milli Mücadelenin bu unutulmaz kadın kahramanın hayatı savaş sonrası ne yazık ki acılar içerisinde geçmişti. Yenigün Dergisi’nin 9 Ağustos 1933 yılı nüshasında gazeteci Mekki Said Bey’in kendisiyle yaptığı röportaj yürek parçalayan cinstendi. Hayatını vatan uğruna savaşmakla geçiren Kara Fatma; açlık ve sefalet içinde Galata’daki bir Rus manastırında kalıyordu. Karanlık bir odada aklını yitirmiş manevi kızı Fatma ( şarapnel ile parmakları kopan kız) ve onun çocukları ile birlikte yaşıyordu. “Açlığımı belli etmemek için geceleri diğer küçük odaya kapanır ağlarım” diyen Kara Fatma’nın odasında sadece yere serili iki tane çuval ve üzerinde yattıkları tahtalar vardı. Röportajında “Ne olursa olsun halimi belli etmemeye çalışıyorum. Soranlara eşyalarımızın başka bir yerde olduğunu söylüyordum, torunlarımı da sağlam yetişsinler diye tahta üzerinde yatırıyorum” diyor ve utancından ağlıyor.

1944’te yeniden hatırlanıp Defterdarlıkta bir işe yerleştirilen 55 yaşında ki kahraman kadın, manevi kızı ve onun çocuklarına bakabilmek için “Ne iş olursa yaparım ama bu yaşta bana kimse iş vermiyor, ben de çocuklar aç kalmasınlar diye kimseye belli etmeden akşamları yardım toplamaya çıkıyorum” derken çaresizliğini ortaya koyuyordu. Kara Fatma “Çalıştığım müddetçe amirlerimin takdirlerini kazandım. Bütün sefaletimi unutturan, beni yaşatan tek şey bu İstiklal madalyasıdır. Açım ama şerefliyim” diyerek madalyasını Said Bey’e gösteriyor ve “Göğsümde bir de şarapnel parçası var acı veriyor.” diyor.   Ameliyat olduğu zaman bu şarapnel parçasını çıkaramadık diyen doktora “desene doktor düşmanı ölene kadar içimde saklayacağım” demişti.

 

İMTİYAZ MADALYASI,  LİYAKAT MADALYASI VE KIRMIZI ŞERİTLİ İSTİKLAL MADALYASINA

SAHİP FATMA SEHER ERDEN’İN GERÇEK AİLESİ  ?

 

Aslına bakarsak Aşkaleli olması dolayısı ile Kara Fatma’yı ben veya benim gibi eli kalem tutan Erzurumlu yazarlar zamanında yazmalı idi. Ama biz o kadar vefalı ve düşünceli değiliz. Ben bizzat şahsımı diyorum. Ben de vefa ve tarih bilinci olsaydı hemşerimi ben araştırır yazardım. Kara Fatmanın ailesi ile ilgili bizzat amcalarının torunlarından alınmıştır ve bu bilgiler hiçbir yerde yoktur ve haliyle yayınlanmamıştır.

Bu bilgiler; çok sevdiğim, saygı duyduğum gerçek bir dadaş kızı ve dadaş hanımı olan ve 2021 yılı itibarı ile hala sağ olan Kara Fatma’nın öz amcasının oğlu Seyyaf  Kaygılı’nın (nam-ı diğer Seyyaf Hafız’ın) kızı  Hulkiye Himoğlu’ndan ve erkek kardeşleri Sıtkı ve Aşır Karakaş’tan, rahmetli olan diğer kardeşleri Sıddık’ın oğlu Çetin Kaygılı’dan bizzat aldığım bilgilerdir. (2009) Pehlül ağanın oğlu Seyyaf’ın çocuklarından Hulkiye Hanım, Aşır Bey ve Çetin bey ve Sıtkı amca ile telefonla görüşme imkânım oldu daha sonra kamera ile de tespit ettim.

Bir kere daha tekrarlayalım, Kara Fatma için bizzat görüşüp kamera ile tespit yaptığım Hulkiye Himoğlu, Sıtkı ve Aşır beylerin dedeleri Pehlül Kaygılı’dır, Pehlül dedenin bir kardeşi vardır Abdullah Ağa. Abdullah’ın kızı da daha sonra kahramanlıkları ile tarihe geçecek olan Fatma Seher’dır .

Yıllar içerisinde aile Erzurum merkez Dere Mahallesinden, İstanbul ve Kastamonu gibi yerlere göç etmişti. Kara Fatma’nın sülalesini araştırdığımda Hafız Seyyaf- Cevahir hanımın kızı Hulkiye hanım Himoğlularından 21. Dönem Erzurum milletvekili Mücahit Himoğlu’nun amcası demirci Şeref Himoğlu’nun eşidir.

Mısırdan bir vesile ile gelen Deli Ahmet Paşanın evlatlarından Sıddık ağa köyde ki misafir odasında, Milli mücadele döneminin kış mevsimine rastlayan günlerinde sefere çıkan komutanlardan birisini tüm zevatı ile üç gün konuk ettiği söylenirdi ve komutanın giderken Delioğlu Sıddık ağaya bir cepken verip ve bir dörtlük yazarak teşekkür eder

“Ağaları var Mısırlı

Evleri var hasırlı

Sağ olsun Ergemansırlı

Bizi üç gün misafir eyledi.” bunu bir kâğıda yazılı olarak bırakmış ama kağıt zamanla kaybolmuş.

 

ÖZ AMCA TORUNLARININ HATIRALARI

Öz amcaoğlu PEHLÜL Ağanın torunu Hulkiye Hanım’ın Kara Fatma ile hatırası

 “sekiz-dokuz yaşlarındaydım. Dere mahallesinde ki evin önünde oynarken bir atlı geldi. Dedem evin önünde ki binek taşında oturuyordu, hiç unutmuyorum, atın üstündeki adama epeyce bir baktı, “ kız sen misen Fatma” diyerek hemen kalktı atın başını çekerek kapının önünde az önce oturduğu binek taşının yanına getirdi.  Atın üstünde ki ufak tefek adam attan atlayarak indi, dedemin elini öperek boynuna sarıldı. Dedem de sarıldı hatta biraz geri tutarak yüzüne baktı tekrar sarıldı. Asker kıyafeti giyinmişti, ayaklarında çizmeleri, belinde kılıcı, başında kalpak vardı, bizde bu haliyle onu erkek zannettik ve o asker ile dedem sarılmış bir vaziyette içeri geçtiler.

Biz sokakta oynuyoruz ya arkalarından baktık, yanlarına gitmedik. Ben çocuk kafamla erkek elbiseleri içinde attan inen misafiri erkek zannetmiştim. Meğer attan atlayarak inen bizim Gazi Fatma Seher Halamız imiş.

Fatma halam birkaç gün kaldı. Bu süre içerisinde yanına gidiyoruz bizi seviyor, adımızı soruyordu. Fatma Hala zamanında Dedemden babam Seyyaf’ı istemiş. “Seyyaf’ı bana ver benim oğlum olsun, oğul edineyim” demiş. Dedem gülmüş “kızım buralarda olsan veririm, senin yanında kalır ama İstanbul neresi, çok uzak, gelirsin gelemezsin, dünyanın bin türlü hali var”, demiş ve verememiş. Bazıları Kara Fatma’nın oğlu, kızı, kardeşleri var diyormuş, erkek ya da kız kardeşi varsa niye amcasından çocuk istiyor, kardeşlerinden birinin çocuğunu alırdı. Fatma Halam gittikten sonra yanına Cumhur adında bir çocuk aldığını söylediler, belki de savaş sırasında yanında dolaşan parmakları kopuk, akıl sağlığı pek yerinde olmayan saf bir kıza sahip çıkmış, belki de Cumhur bu Fatma isimli manevi kızının oğluydu. Çünkü Edirne de iken bir çocuğu olup ölmüş, Sarıkamış’ta iken de kocası vefat etmiş, daha sonra evlenmeyince de hiç çocuğu olmamıştı. ,

Öz amcaoğlu PEHLÜL Ağanın torunu Sıtkı Bey’ in  Kara Fatma ile hatırası

1939 doğumluyum. Babam Seyyaf Hafız ile Gürcü kapıda eski hapanın arkasında Fuadiye otelinin yanında at arabasına yağ ve peynir yüklüyoruz. Bir fayton geldi, faytondan bir asker indi. Çok güzel, İngiliz kilodu denilen modelde bir asker kıyafeti vardı, göğsünde madalyaları vardı, başında kalpak, ayağında çizmeler, belinde kılıcı ile ufak tefek ama yakışıklı bir subaydı. Babam döndü baktı “oooo… Abla hoş geldin diyerek karşıladı ve sarıldılar. Babam Seyyaf hafıza dedi ki beni Pehlül’e götür, onları da göreyim, İstanbul’a döneceğim. Hemen altına bir sandalye getirdiler, oturdu bekledi. Babamın araba yükleme işi bitince eve gittik. Dere mahallesinde oturuyoruz. Annem Fatma halamı görünce çok sevindi, sohbet ettiler annem Cevahir hanım “Fatma abla sana ne pişireyim” dedi. O da “ cevahir bir gliko yap ta yiyelim” dedi. Annem gliko yaptı ve o günden bu güne GLİKO adını hiç unutmadım. Sohbet sırasında küçük kardeşim için “emi oğlu ver de bunu yanımda götüreyim” dedi, babam olmaz gibi başını salladı, ertesi gün de gitti ama belinde ki kılıcı hiç unutmadım.”

(Delioğulları lakabı ile anılan bu sülalenin mensupları Aşkale, Erzurum, İstanbul ve Kastamonu da yaşamaktadır, buralarda soyadı alındığı zaman Kaygılı, Gaygılı ve Karataş diye üçe bölünmüştür.)

Kara Fatma’nın amcasının torunu Aşır Bey ile konuştukça gözlerinden dolu tanesi gibi yaşlar aktı ve “Zekiye Bacım, cehalet mi dersin, gurbet mi dersin, nasip mi dersin ne dersen de vebalimiz büyük, biz Kara Fatma gibi Milli Mücadelenin mücahitlerinden olan parmakla sayılacak sayıda ki bir değere, hatta daha doğru bir değimle halamıza sahip çıkamadık..” Aşır Beyin bu cümlesi ile sözün bittiği yere gelmiştik. 

Sadece sen değil Aşır Bey bizlerde sahip çıkamadık, Erzurum ile hiçbir alakası olmayan Sevgili Dostum İlknur Bektaş ve bağışçısı olduğu Kızılay sayesinde bir mezarı oldu garibin. Sebep olanlara yürekten teşekkürler… Kara Fatma İnşallah bize hakkını helal eder.

 

                                                                                                                       Devam edecek